Türkiye Çelik Üreticileri Derneği (TÇÜD) Genel Sekreteri Dr. Veysel Yayan ile 2025 değerlendirmelerini ve 2026 beklentilerini konuştuk.
2025 yılı, çelik sektörümüz açısından oldukça zorlu bir dönem olarak öne çıktı. Artan finansman maliyetleri ve özellikle başta Rusya, Çin olmak üzere, Uzak Doğu ülkeleri kaynaklı dampingli ve devlet destekli küresel fiyatlar, üreticiler üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Çelik sektörümüz tüm olumsuz gelişmelere rağmen üretimini mütevazi seviyelerde artırarak güçlü duruşunu korudu.
Ancak tarihsel olarak en yüksek tüketim seviyelerine yaklaşılan, 35,8 milyon tonluk nihai mamul tüketimine ulaşılan 11 aylık dönemde, tüketimlerindeki düşüş sebebi ile Rusya, Çin ve Uzak Doğu ülkelerinden ihracat baskısının artması, ithalatımızı %11,8 artış ile 17,4 milyon ton seviyesine yükseltirken, ihracatımızın da gerilemesinde etkili oldu. Ocak-Kasım döneminde, 34,6 milyon ton üretimi ile, dünyanın en büyük ham çelik üreticileri sıralamasında 7. sırada yer alan Türk çelik sektörünün kapasite kullanım oranı, %63,3 seviyesinde kaldı. Kapasite kullanım oranının, 2021 yılında ulaşılan %74,8 oranının oldukça altında gerçekleşmesi, sektörün potansiyelinden bir hayli geride kaldığını ortaya koydu.
2023 yılından beri ivme kazanan koruma önlemleri, ABD’nin 4 Haziran 2025 tarihinde, çelik ithalatındaki vergileri %50’ye çıkarması sonrasında, Avrupa Komisyonu, mevcut çelik korunma önlemlerinin 2026’da sona erecek olmasını gerekçe gösterip, kotaların %47 oranında azaltılarak, 18,3 milyon ton seviyesine düşürülmesini, kota dışı ithalata uygulanan gümrük vergisinin %25’ten %50’ye çıkarılmasını hedefleyen ve sistemi önemli ölçüde sıkılaştıran yeni bir düzenleme teklifinde bulundu. 2025 yılında BDT ve Kuzey Afrika gibi pazarlara yönelik ihracatını artırarak, ihracat pazarlarını çeşitlendirebildiğini gösteren, çelik sektörümüzün; anılan politikaların uygulamaya aktarılması halinde, AB ülkelerine yönelik ihracatının, %60 oranında azalması ihtimali ile karşı karşıya kalacağı değerlendirilmektedir.
Bu arada, 1 Ocak 2026 tarihinde, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) süreci resmen başlamıştır. Türk çelik sektörü, SKDM sürecini yalnızca ilave bir uyum yükümlülüğü olarak değil, sürdürülebilir rekabet gücünün yeniden inşa edildiği stratejik bir dönüşüm alanı olarak değerlendirmektedir. Yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaştırılması, dijitalleşme ile yeşil üretim teknolojilerinin entegrasyonu ve düzenleyici çerçeveye uyum, önümüzdeki dönemin temel belirleyici unsurları olacaktır. Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon hedefiyle uyumlu şekilde atacağı kararlı ve bütüncül adımlar, Türk çelik endüstrisini yalnızca AB pazarında değil, küresel ölçekte de düşük karbonlu üretimin öncü merkezlerinden biri konumuna taşıyabilecektir.
Çelik sektörümüz, 2026 yılına uluslararası siyasi ve ekonomik boyutları bulunan çok yönlü belirsizliklerin gölgesinde girmektedir. Küresel ekonomide devam eden enflasyonist baskılar, finansmana erişimde yaşanan zorluklar ve talep tarafındaki yavaşlama, sektör üzerinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Diğer taraftan, enflasyon ve faiz oranlarında gözlenen gerileme, kredi maliyetlerine henüz yeterli ölçüde yansımamış olsa da, yurt içi tüketim ve üretimde kademeli bir toparlanma eğiliminin devam edeceği, 2026 yılının ekonomik göstergelerin daha belirgin ve hızlı şekilde iyileşeceği bir dönem olacağı öngörülmektedir.
Çevremizdeki ülkelerde devam etmekte olan savaşların nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini korumaktadır. Gerek Ukrayna’da gerekse Filistin’de tesis edilecek barış ortamı, kısmen de olsa rahatlatıcı bir mahiyet taşıyacaktır. Barış yönünde atılacak müşahhas adımların, bölgede inşaat faaliyetlerini canlandırarak, yeni çelik talebinin ortaya çıkmasına yol açacağı ve bu durumun küresel kapasite kullanım oranlarını olumlu yönde etkileyebileceği değerlendirilmektedir.
Avrupa Birliği’ne yapmakta olduğumuz ihracat çelik sektörümüz açısından stratejik önem taşımaktadır. Avrupa Birliği ile aramızdaki çelik ticareti, iki tarafın da lehine gelişen bir seyir izlemiştir. Ama, özellikle Avrupa Birliği, aramızdaki serbest ticaret anlaşmasından önemli ölçüde yararlanmıştır. Geride bıraktığımız 20 yıl boyunca, dış ticaret dengesinde, tarafımızca Avrupa Birliği'ne 24,4 milyar dolar açık verilmiştir. Sadece son 1-2 yıldaki gelişmeler gerekçe gösterilerek, bunu yok sayacak şekilde, serbest ticaret anlaşması yürürlükte kalsın, ancak çelik ürünlerinde vergi oranlarını 50'ye çıkaralım denmesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Böyle bir serbest ticaret anlaşılmasından bahsedilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile çelik dış ticaretini, iki tarafın da çıkarlarını dengeleyecek bir çerçevede çözmesi, hayati önem taşımaktadır. Bu konuda Avrupa Birliği'ne de ciddi bir sorumluluk düşmektedir. Türkiye dışında, ihraç ettiğine yakın ölçülerde Avrupa Birliği'nden ithalat yapan bir ülke söz konusu değildir. Diğer bütün Uzak Doğu ülkeleri, Avrupa Birliği'nden neredeyse hiç ithalat yapmadan tek taraflı olarak ihracatlarını sürdürmektedir. Bu nedenle Türkiye ile diğer Uzak Doğu ülkeleri arasında, 40 yıllık serbest ticaret anlaşmasını dikkate almadan, basit bir matematiksel denge kurularak bulunacak çözüm, adil olmayacaktır. 2026 yılında, Türk çelik sektörünün geleceğini, Avrupa Birliği ile bulacağı çözüm önemli ölçüde etkileyecektir.
Çelik tüketimi istikrarlı bir şekilde artmaya devam etmektedir. Enflasyonun gerilemesine paralel olarak, kredi faizlerinin düşmesi ile birlikte, tüketimin önümüzdeki yıl da artmaya devam edeceği değerlendirilmektedir. Yurt içi tüketimdeki artış eğilimi, çelik sektörümüz için adeta sigorta fonksiyonu icra etmektedir. Ancak, mühim olan, Avrupa'nın Amerika'nın ve diğer pek çok ülkenin de yaptığı gibi, bu tüketimin yurt içi tedarik yolu ile karşılanmasının sağlanmasıdır. Daha şimdiden, Amerika Birleşik Devletleri'ni; Meksika, Kanada, Sırbistan gibi ülkeler, %50 vergi oranları ile takip etmeye başlamıştır. Bu durum, çelik sektörümüz açısından da, benzeri tedbirleri uygulamaya almayı gerektirmektedir Avrupa Birliği ile yapılacak görüşmelerde, tarafların çıkarlarını dengeleyici bir mutabakata varılamaması halinde, şimdiye kadar yaşanan sıkıntıların benzerinin yaşanmamasını teminen, vakit geçirilmeksizin tedbir alınması hayati önem taşımaktadır. Ancak bu şekilde, hem Türk çelik sektörünün, hem de Türk çelik sektörünün ürünlerini tüketen sektörlerin, mevcudiyetlerini korumaları ve geliştirmelerini sürdürmeleri mümkün olacaktır. Bu durum, Türkiye'nin ekonomik açıdan sürdürülebilir bir konumda olmasını da temin etmeye katkı sağlayacaktır. Bu yönüyle bakıldığında, tüketimi azaldığı için Türkiye'ye yoğunlaşmış bulunan, Rusya, Çin ve Uzak Doğu ülkelerinin kontrol altına alınması ve Avrupa Birliği ile belirli mutabakat sağlanması halinde, enflasyon ve faiz oranlarındaki düşüşün yanı sıra, döviz kurlarının makul seviyelere yükselmesi, yılın son çeyreğinde başlayan üretim artışının 2026 yılında da devam etmesi ve nihai mamul tüketimi ile ham çelik üretiminin 40 milyon ton seviyesini aşması, ayrıca kapasite kullanım oranının %70 seviyesine ulaşması beklenmektedir.
