İstanbul Politikalar Merkezi koordinasyonunda yürütülen “Türkiye Çelik Sektörünün Karbonsuzlaşması” projesi kapsamında düzenlenen “Türkiye Çelik Sektörü Ağı Çalışma Programı Bilgilendirme Oturumu”nda sektör temsilcileri, kamu kurumları, araştırmacılar ve çelik tüketen sektörlerden katılımcılar bir araya geldi. Toplantıda Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), düşük emisyonlu çelik tanımları, yeşil çelik standartları, finansman sorunları ve sektörün dönüşüm süreci ele alındı.
Toplantının açılışında konuşan Proje Koordinatörü Dursun Baş, 2022’nin Haziran ayında başlayan ve 2026’nın Haziran ayı itibarıyla dört yılı tamamlayacak olan “Türkiye Çelik Sektörünün Karbonsuzlaşması” projesinin ilk aşamada Türkiye’deki ham çelik üreticilerine odaklandığını söyledi. Öte yandan sektörün karbonsuzlaşmasının yalnızca ham çelik üreticilerinin sorumluluğunda olmadığını vurgulayarak bu dönüşümün enerji, doğal gaz, lojistik, finansman, kamu politikaları ve çelik tüketen sektörlerle birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti. Türkiye çelik sektörünün emisyon yükünün yalnızca entegre tesislerden kaynaklanmadığını belirten Baş, elektrikli ark ocaklı tesislerin yüksek elektrik tüketimi nedeniyle önemli dolaylı emisyonlara sahip olduğunu söyledi. Ayrıca doğal gaz kullanımı, taşımacılık ve lojistik kaynaklı emisyonların da önemli olduğuna dikkat çekti.
Doğrulanmış emisyon verileri ve finansman baskılarıyla yeni bir aşama başlıyor
Toplantıda söz alan Bilecik Demir A.Ş. İcra Kurulu Üyesi Muammer Bilgiç, AB’nin SKDM kapsamında açıkladığı gösterge ve varsayılan emisyon değerlerinin sektör açısından yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu ifade etti. Bilgiç, geçmişte şirketlerin kendi tanımladıkları göstergeler üzerinden değerlendirme yaptığını ancak artık doğrulanmış emisyon verilerinin esas alınacağını söyledi. Bilgiç, bundan böyle şirketlerin doğrulanmış değerleri kadar yeşil olduğunu ya da olmadığını vurguladı. Bilgiç ayrıca elektrik ark ocaklı tesislerin bugüne kadar düşünüldüğü kadar avantajlı olmayabileceğini, SKDM kapsamında ark ocaklı tesislerin ve bazik oksijen fırınlı tesislerin kendi kategorileri içinde değerlendirildiğini belirtti. Çelik sektöründe sürdürülebilirlik çalışmalarının artık yalnızca çevre departmanlarının konusu olmaktan çıkması gerektiğine dikkat çeken Bilgiç, satın alma, üretim, finans ve yönetim süreçlerinin tamamının dönüşüm sürecine dahil edilmesi gerektiğini söyledi.
Türkiye Çelik Üreticileri Derneği’nden Hasan Akbulut ise dünyanın ticarette yeni bir döneme girdiğini belirterek küreselleşmenin yerini giderek ticari milliyetçiliğe bıraktığını söyledi. AB’nin emisyon ticaret sistemi revizyonu sürecinde sektör üzerindeki baskının arttığını ifade eden Akbulut, “Bu dönüşüm AB’de ciddi devlet destekleriyle yürütülüyor. Finansman konusu çözülmeden bu sürecin ilerlemesi kolay değil,” dedi. Akbulut, Türkiye çelik sektörünün enerji verimliliği, malzeme verimliliği ve yenilenebilir enerji yatırımlarına devam ettiğini ancak yüksek yatırım maliyetleri nedeniyle şirketlerin önceliklendirme yapmak zorunda kaldığını söyledi. AB’nin kendi çelik sektörünü korumak amacıyla yeni mekanizmalar geliştirdiğini kaydeden Akbulut, buna rağmen Türkiye’nin AB pazarını kaybetmemesi gerektiğini vurguladı.
İçdaş Çevre Müdürü Barış Bora, SKDM uygulamalarındaki belirsizliklerin ticareti zorlaştırdığını söyledi. Bora, 2026 yılında AB’ye yapılacak satışlarda oluşacak SKDM maliyetlerinin ancak 2027 yılında netleşecek olmasının üretici ve ithalatçılar açısından ciddi bir risk yarattığını ifade etti. AB’nin yayımladığı metodolojilerin doğrulama süreçleri açısından belirsizlik içerdiğini belirten Bora, Türkiye’de kullanılan doğrulama sistemleriyle AB’nin uygulamaları arasında farklar oluşabileceğini dile getirdi. Bununla birlikte ithal hammaddeler ve Rusya’dan ithal kütük kullanımının SKDM hesaplamalarında ek sorunlar yarattığını söyledi. AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları nedeniyle hesaplama metodolojilerinde belirsizlikler oluştuğunu belirten Bora, mevcut sistemin bazı durumlarda üreticileri fiilen Rus çeliği kullanıyormuş gibi gösterebildiğini ifade etti.
Türkiye’nin AB Daimi Temsilciliği Daimi Temsilci Yardımcısı Bahar Güçlü ise dünyanın teknoloji ve yeşil dönüşüm eksenli yeni ticaret savaşları dönemine girdiğini söyledi. AB’nin yalnızca kendi üretimini artırmayı değil, düşük emisyonlu üretimi desteklemeyi amaçladığını belirterek, “AB kendi sektörünü korurken, aynı zamanda üreticilerine yeşil dönüşüm baskısı da uyguluyor,” dedi. Güçlü, AB’de SKDM kapsamının genişletilmesine yönelik çalışmaların sürdüğünü ve otomotiv ile beyaz eşya gibi sektörlerin de sisteme dahil edilmesinin tartışıldığını söyledi. AB’nin kamu alımları, fon mekanizmaları ve yeni düzenlemeler yoluyla yeşil çelik kullanımını teşvik etmeye çalıştığını ifade eden Güçlü, Türkiye’nin de kendi iç pazarında yeşil ürün talebini artıracak mekanizmalar oluşturması gerektiğini kaydetti.
AB’nin yeşil çelik kriterleri yüksek emisyonlu üreticilerin lehine olabilir
Toplantının ikinci bölümünde Belçika merkezli sivil toplum kuruluşu Bellona Europa Çelik Politikası Müdürü Daniel Pietikäinen, AB’nin düşük emisyonlu çelik sınıflandırmaları ve eko tasarım düzenlemeleri hakkında sunum yaptı. Pietikäinen, AB’nin geliştirdiği sınıflandırma sisteminin sıcak rulo sac, filmaşin, galvanizli sac, paslanmaz çelik ve silisli sac gibi ürünleri kapsadığını söyledi. Sanayi Hızlandırıcı Yasa’nın düşük emisyonlu çelik ve diğer ürünler için “öncü pazarlar” oluşturmayı amaçladığını ifade eden Pietikäinen, Sürdürülebilir Ürünler için Eko-Tasarım Tüzüğü’nün ara ürünler için düşük emisyonlu çeliğin tanımını belirleyeceğini ve İnşaat Ürünleri Tüzüğü’nün ise ilerleyen dönemde özellikle uzun mamuller olmak üzere inşaat ürünlerinde kullanılan düşük emisyonlu çeliğin tanımını yapacağını belirtti.
Pietikäinen, AB’nin düşük emisyonlu çelik sınıflandırmalarının bir metrik ton başına emisyon değerlerine dayandığını ve kamu alımlarında kullanılacak çeliğin belirli sınıflara ayrılacağını ifade etti. Taslak sistemin hurda kullanım oranına dayalı kademeli bir sınıflandırma uyguladığını belirten Pietikäinen, A ve B sınıflarının yeşil kamu alımlarına uygun kategorilere karşılık geldiğini söyledi. Kullanılan metodolojiyi görece esnek olarak nitelendiren Pietikäinen, sistemin Kapsam 1, 2 ve 3 emisyon verilerini içerdiğini, AB’deki tesisler için Emisyon Ticaret Sistemi verilerinin, AB dışındaki tesisler için SKDM varsayılan değerlerinin ve AB dışındaki üretim için modellenmiş yaşam döngüsü emisyonlarının kullanıldığını aktardı. Metodolojinin yalnızca AB piyasasıyla sınırlı veriler yerine küresel üretim verilerine dayandığını, aynı zamanda SKDM kapsamındaki yüksek varsayılan değerlerin uygulanmasının daha fazla tesis ve ürünün daha “yeşil” sınıflandırma kategorilerine kaymasına yol açtığını savundu. Pietikäinen’e göre bu yaklaşım, AB’de üretilen birçok yüksek fırın-bazik oksijen fırını ve elektrik ark ocağı bazlı ürünün en yüksek yeşil sınıflara girmesine imkân tanıyor ve bu durum etiketleme çerçevesini aşırı derecede esnek hale getiriyor.
Pietikäinen özellikle filmaşinde A sınıfının bir metrik ton başına 0 ila 0,87 mt CO2 aralığındaki emisyonları kapsadığını, B sınıfının ise bir metrik ton başına 0,87 mt ile 2,43 mt CO2 arasında değiştiğini belirtti. Sıcak rulo sac için önerilen eşiklerin de benzer şekilde yüksek olduğunu ifade eden Pietikäinen, bunun sonucunda elektrik ark ocağı bazlı ürünlerin neredeyse tamamının ve AB’de üretilen yüksek fırın/bazik oksijen fırını ürünlerinin önemli bir bölümünün yeşil kamu alımı kriterleri kapsamında değerlendirilebileceğini söyledi. AB’nin 2030 yılına kadar kamu alımlarında kullanılan çeliğin %25’inin düşük emisyonlu çelikten oluşmasını hedeflediğini hatırlatan Pietikäinen, mevcut taslakların özellikle Avrupa’daki yüksek emisyonlu üreticiler için görece avantajlı eşikler içerdiğini dile getirdi. Avrupa Komisyonu tarafından küresel üretim verileri ve SKDM varsayılan değerleri kullanılarak hazırlanan sınıflandırma metodolojisinin tartışmalara yol açtığını da dikkat çeken Pietikäinen, mevcut sistemin Avrupa’daki birçok yüksek emisyonlu tesisin “yeşil” kategorisine girmesine imkân tanıyabileceğini ve bunun küresel çelik sektörü için yanıltıcı sinyaller verebileceğini ekledi.
