Çelik sektörünün korumacılıktan korunması üzerine

Pazartesi, 18 Kasım 2019 12:30:16 (GMT+3)   |   İstanbul
       

Bugünlerin popüler konusu ticaret savaşları. Esasen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin arasında yaşanıyormuş gibi görünen korumacılık yarışının yansımaları tüm dünyada hissediliyor ve birçok sektörü etkiliyor. Geçtiğimiz yıl ABD’nin çelik ithalatına %25 vergi uygulamaya başlaması ile fitilini ateşlediği ticaret savaşlarının ilk mağduru maalesef çelik sektörü oldu.

23 Mart 2018’de ABD’nin vergiyi uygulamaya başlamasının hemen ardından, Türkiye ile ABD arasında bir istişare süreci yaşandı. Süreçten olumlu sonuç alınamayınca Türkiye, 11 Haziran’da çeşitli ABD ürünleri için ABD tarafından alınan önleme eşdeğer vergi yükü yaratacak bir vergi uygulaması başlattı. Daha sonra Rahip Brunson karmaşasının da etkisiyle 13 Ağustos’ta ABD uyguladığı vergi oranını sadece Türkiye için %50’ye çıkardı. Türkiye ise karşılık olarak iki gün sonra 15 Ağustos’ta Amerikan ürünlerine uygulanan vergi oranını iki katına çıkardı. 17 Mayıs 2019’da ABD tarafından uygulanan vergilerin tekrar %25’e indirilmesine karşılık olarak Türkiye, 21 Mayıs’ta vergileri yeniden eski seviyesine indirdi.

Türkiye ile Amerika arasında yaşanan bu süreç, Amerika’nın güvenlik gerekçelerinin yanı sıra biraz da politik tansiyonun durumuna göre vergi oranlarını sürekli değiştirmesi, Türkiye’nin de 2-3 gün gibi çok kısa zaman aralıklarında bu duruma mütekabiliyet esasları gereği yanıt vermesi şeklinde ilerlerken, Dünyanın en büyük çelik ithalatçısı Amerika’nın çelik ithalatına getirdiği %25’lik vergi, başta Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde ticaret sapması endişelerinin gündeme gelmesine neden oldu. Antidamping Vergisi (ADV) ve Telafi Edici Vergi (TEV) soruşturmaları nedeniyle ezelden beri baskı altında tutulan uluslararası çelik ticareti, bu endişelerin de etkisiyle bugün itibarıyla dünyanın 30’a yakın ülkesinde çeşitli isimler altında 200’den fazla ticaret politikası önlemi uygulanan veya soruşturma yürütülen bir konu haline geldi.

Türkiye’nin en yakın ticaret partnerlerinden olan AB, Temmuz 2018’de uygulamaya başladığı geçici önlemi, Şubat 2019’da nihai önleme çevirerek 28 ürün grubunda çelik ürünlerine tarife kontenjanı şeklinde korunma önlemi uygulamaya başladı. Türkiye ile AB arasında demir çelik ürünlerinde serbest ticaret alanını oluşturan AKÇT Anlaşması nedeniyle Türkiye’nin önlemden muaf tutulması beklenirken, ne anlaşma metninde yer aldığı gibi korunma önleminin karşılıklı ticarete en az zarar verecek şekilde uygulanması için bir girişimde bulunuldu, ne de süreç, anlaşmada bu gibi durumlar için belirlenen usul hükümlerine uygun yönetildi. Kısacası AB’nin korunma önlemi uygulanırken AKÇT Anlaşması yok sayıldı.

AB tarafından uygulanan korunma önlemi, her ürün grubunda hem toplam ithalat miktarını AB üreticileri için zararsız bir seviyede sınırlandırmak, hem de AB tüketicilerine geleneksel ticaret kanallarını açık tutarak yeterince ürün tedarik edilmesini sağlamak üzere, 2015-2017 referans döneminde AB’ye belirli bir miktarın üzerinde ihracatı olan ülkelere belirli bir ülke kotası tanınması, ihracat miktarı ülke kotası uygulanmasını gerektirmeyecek seviyede olan ülkeler için ise “diğer ülkeler” kotası belirlenmesi şeklinde kurgulandı. Bu sistematiğe bir istisna niteliğinde sadece birinci ürün grubunu oluşturan sıcak haddelenmiş yassı ürünler için global kota uygulanmasına karar verildi. Bu ürün grubunda AB’nin 2016 ve 2017 yıllarında yürüttüğü ADV ve TEV soruşturmaları sonucunda belirlenen vergi oranları nedeniyle AB pazarından çekilmek zorunda kalan ülkelerin AB’ye artık eskisine oranla çok daha az ihracat yapmasının beklenmesi nedeniyle bir referans döneminin tespit edilememesi, bu ürün grubu için global kota belirlenmesinin temel nedenini oluşturdu. AB ithalatının yaklaşık %60’ını temsil eden bu ülkelerin AB pazarından çekilmesinden kaynaklanan boşluk, hem haksız rekabete konu olmayan fiyat politikası, hem de coğrafi yakınlığı nedeniyle Türkiye tarafından dolduruldu. Ticaretin normal akışı çerçevesinde gayet anlaşılır olan bu durum, zaten AB ile aramızda yürütülen tam üyelik müzakerelerinin, Gümrük Birliği Anlaşması’nın ve özellikle AKÇT Anlaşması’nın temel amacı olan iki taraf arasındaki ticari entegrasyonun sağlanması çabalarının doğal bir sonucu olarak gerçekleşti.

Son 10 yılda AB’nin yaklaşık 23 milyar dolar ticaret fazlası vermesiyle sorunsuz yürüyen bu entegrasyon sürecinde, AB piyasasının haksız rekabet koşullarından temizlenmesiyle Türkiye’nin bugüne kadar zaten yapması gereken ihracat miktarını gerçekleştirmeye başlaması ve karşılıklı ticarette net ihracatçı konumuna geçmesi, AB üreticileri ve onların etkisiyle AB Komisyonu’nun AKÇT Anlaşması’nın ilgili hükümlerini görmezden gelerek Türkiye’ye karşı agresif bir tavır sergilemeye başlamasına neden oldu. Bu durum AKÇT Anlaşması’nın hem lafzının hem ruhunun gerektiğinde AB tarafından hiçe sayılabildiğini gösterdi. AB tarafının temel AB değerleriyle de bağdaşmayan bu yaklaşımı, Türkiye’ye AB pazarında herhangi bir vergisel avantaj sağlamamasına rağmen, AB’ye Türkiye pazarında kayda değer bir vergi avantajı sağlayan, ayrıca devlet yardımları gibi konularda Türkiye’ye çeşitli sorumluluklar yükleyen AKÇT Anlaşması’nın en azından Türkiye için varlık nedeninin sorgulanmasına neden oldu.

Tüm bu tartışmalar yaşanırken Mayıs 2019’da AB uyguladığı korunma önlemine ilişkin bir gözden geçirme soruşturması başlattı. 1 Ekim itibarıyla uygulanmaya başlayan soruşturma sonucunda alınan kararlardan en dikkat çekici olanı, sıcak haddelenmiş yassı ürünler için AB’nin geleneksel ticaret akışını korumak ve çelik kullanıcı sektörlerin tedarikçi ülke farklılaştırmasına gidebilmesini sağlamak amacıyla her ülkeden yapılabilecek ithalat miktarının %30 ile sınırlandırılması oldu.

Gözden geçirme kararı öncesi dönemde belirlenen kota miktarının dolmamış olması, korunma önleminde öngörülenden daha fazla ithalat yapılmamış olduğunu veya ithalat yapılmak istenen herhangi bir ülkeden ithalat yapılamaması gibi bir durumun söz konusu olmadığını göstermektedir. Hal böyleyken, Komisyonunun çelik kullanıcı sektörlerin tedarik kanallarının bozulmamasını sağlamak üzere her ülkeden yapılabilecek ithalatı %30 gibi bir üst limitle sınırlandırmasının altında yatan gerçek neden maalesef anlaşılamamaktadır. Yapılan bu düzenleme sadece ithalatın Türkiye’den diğer ülkelere kaymasına neden olacaktır.

Ayrıca, sıcak haddelenmiş yassı ürünlerde 2019 yılı için AB ithalatının dağılımı incelendiğinde, birinci sırayı %40’ın üzerinde bir payla Türkiye’nin aldığı, ikinci sırada yer alan Rusya’nın %20, üçüncü sırada yer alan Hindistan’ın ise %10 paya sahip olduğu görülmektedir. Birinci ürün grubu için getirilen %30 oranındaki sınırlamanın, Rusya’nın tabi olduğu ADV nedeniyle %20 olan payını %30’un üzerine çıkarmasının çok da mümkün olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, sadece Türkiye’den yapılan ithalatı yaklaşık dörtte bir oranında kısıtlamaya yönelik bir düzenleme olduğu görülmektedir.

Avrupa’da bunlar yaşanırken Türkiye, AB’nin korunma önlemine karşılık vermek adına ABD örneğinde yaptığı gibi doğrudan önlemi uygulayan ülkeyi hedef alan bir politikadan ziyade, global bir önlem alma gayesiyle bir soruşturma başlattı. Ancak, geçici önlemin ardından bu soruşturmanın şaşırtıcı şekilde önlemsiz kapatılmasıyla, Türkiye’yi doğrudan etkileyecek bir ticaret politikası önlemine karşı mütekabiliyet esasları gereğince yanıt verilememiş oldu.

Bu dönemde, Türkiye’de yassı çelik tüketimi düşmekte, buna rağmen ithalat özellikle de AB’den yapılan ithalat hızla artış göstermekteydi. AB’den yapılan ithalatın tüketimden aldığı pay rekor seviyelere ulaşırken, tüm dünyada görülen korumacı önlemler nedeniyle Türk üreticilerin ihracat olanakları gün geçtikçe daralmaktaydı. İthalat artışı ve tüketim azalışından kaynaklanan boşluğun ihracat tarafından doldurulamaması, üretim ve buna bağlı olarak kapasite kullanım oranının düşmesine neden oluyordu. Bu şartlar altında Türkiye’de AB’nin uygulamasına benzer şekilde 2019 yılı başında bir ülkeden[1] yapılan ithalatın toplam ithalatın %30’unu aşmasını engelleyecek şekilde bir önlem uygulanabilmiş olsaydı, yassı çelik üretiminde yaşanan %5’lik daralma sadece AB’den yapılan sıcak haddelenmiş yassı ürün ithalatının kısıtlanmasıyla yaklaşık %1 seviyesine gerilemiş olacaktı[2].

Türkiye ve AB arasındaki sıcak haddelenmiş yassı ürünlere ilişkin denge incelendiğinde, Türk üreticilerin AB’deki pazar payının yaklaşık %3 seviyesinde, AB üreticilerinin Türkiye’deki pazar payının ise yaklaşık %12 seviyesinde olduğu görülmektedir. Diğer bir deyişle, AB üreticilerinin Türk üreticiler üzerinde yarattığı ithalat baskısı, Türk üreticilerin AB üreticileri üzerinde yarattığı ithalat baskısının yaklaşık 4 katı kadardır. Korunma önlemlerinin genel olarak bir eşyanın ithalatının artmasının, aynı eşyayı üreten yerli üreticiler üzerinde ciddi zarar veya zarar tehdidi oluşturmasını önlemek üzere uygulandığı dikkate alındığında, buradaki temel amacın yerli üreticiler üzerindeki ithalat baskısını azaltmak olduğu sonucuna ulaşılabilir. Türkiye ve AB’nin karşılıklı pazar payları çerçevesinde konu değerlendirildiğinde, AB tarafından Türkiye’ye bir korunma önlemi uygulanıyor ve bu önlem her geçen gün daha da sıkılaştırılıyorken, Türkiye tarafından AB’ye herhangi bir önlem uygulanmıyor oluşu, anlaşılması zor bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tüm bu açıklamalar çerçevesinde;

  • AB’nin AKÇT Anlaşması’nın lafzını ve ruhunu hiçe sayarak Türkiye’yi de herhangi bir üçüncü ülke olarak değerlendirdiği bir korunma önlemi uygulamaya başlaması,
  • Daha sonra bu önlemi Türkiye’den yapılan sıcak haddelenmiş yassı ürün ithalatını dörtte bir oranında azaltacak şekilde daha da ağırlaştırması,
  • AB üreticilerinin Türk üreticiler üzerinde yarattığı ithalat baskısının, Türk üreticilerin AB üreticileri üzerinde yarattığı baskıdan yaklaşık 4 kat daha fazla olması,
  • Dünyanın birçok ülkesinde çelik ürünlerine karşı korumacı yaklaşımların yaygınlaşmasının, Türk üreticilerin ihraç pazarlarının daralmasına neden olmasının yanı sıra pazar arayışında olan başta AB ülkeleri olmak üzere tüm diğer ülkeler için Türkiye’yi bir açık pazar haline getirmesi,

Nedenleriyle, hem AB’ye karşı ABD örneğinde olduğu gibi en azından mütekabiliyet esasları çerçevesinde bir korunma önlemi uygulanması, hem de Türkiye için AKÇT Anlaşması’nın faydalarının yeniden gözden geçirilmesi, artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

[1] Böyle bir uygulamada AB’nin özellikle menşe kuralları açısından tek bir ülke olarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağı düşünülmektedir.

[2] İthalatın azalmasından kaynaklanan arz noksanlığının tamamının yerli üretim tarafından karşılanacağı varsayılmaktadır.


Son Tarihli İlgili Haberler

Veysel Yayan: Haziran’dan itibaren normalleşme bekliyoruz

İngiliz imalatçılar Corona virüsü mücadelesinde hükümeti desteklemeye hazır

Uğur Dalbeler: Olası senaryolar içerisinde iyi olandan yanayız

Uğur Dalbeler Türkiye’nin DTÖ başvurusunu değerlendirdi

Tosyalı: AB’nin çelik sektöründe aksama olursa ilk tercihi Türkiye olacaktır